23 Aralık 2011 Cuma

YAĞMUR

Yağ hay mübarek
Şarıl şarıl,
Yıka taşları toprakları
Tarlalar yeşerinceye dek.
Artık geçti hüzün taşımanın modası
Getir bize yeşillik, neşe getir.
Sendedir bütün nafakamız
Bil ki bütün ümidimiz sendedir.
Yıka taşları toprakları
Şarıl şarıl,
Tarlalar buğday bekler senden, çocuklar ekmek.
Dünyanın da yüzü yıkanmak gerek,
Yağ hay mübarek.

Cahit KÜLEBİ


mübarek yağmur benim üzerimdeki karamsarlıkları, sıkıntıları, ataleti de yıka.

şıp şıp şıp...

malumunuz yağmurlu bir gün. kuzeye bakan odamın penceresinde yağmurun cama çarpış sesi hiç kesilmedi. öyle keyifli ki dinlemek... bazen hızlanıyor pıtır pıtır diye bazen sakinleşiyor. ama hiç kesilmedi.



bir de evin içinde bir şıp şıp sesi var ki onu sormayın. eğer çatıdan yağmur damladığını düşündüyseniz yanıldınız. çoraplarını giymek istemeyen zeynebin ayaklarının parkede çıkardığı sesten bahsediyorum. sanki özellikle bu sesi çıkarmak için ayaklarını özel bir açıyla vuruyor yere. ben denedim, çıkaramadım o sesi. şıp şıp şıp öyle güzel ki... ancak üşütüp hasta olmamız yakındır, ne yaptıysam giydiremiiyorum çorapları. sonunda bir anlık dalgınlığından faydalanıp giydirmeyi başardım ama daha da öfkelendi bu duruma.

oysa ki ben de bayılıyorum ayaklarının şıp şıp sesine canım kızım ama soğuk, üşüteceksin diye korkuyorum.

ah bu iki yaş senromu mudur, inatçı kişilik yapısı mıdır bilemiyorum ama çok zorlayacak beni bunu biliyorum...

22 Aralık 2011 Perşembe

doğum günü hazırlıkları

bu günlerde bir bezginlik, bir sıkıntılı ruh hali içndeyim. hiçbirşey yapasım gelmiyor. ne yapıyorsam zorla yapıyorum e tabi bi de bunun sıkıntısı var. en sevmediğim şeydir birşeyleri zorla yapmak. anlayacağınız bu aralar pek bir karamsalık akıyor her yanımdan. zaman zaman olur böyle... havaların erken kararması, zeynebin storları kapamayı bir oyun haline getimesi ( ben açıyorum, o kapatıyor) içimi daraltıyor. bir de bu aralar ders çalışmaya başladım, bu yüzden de biraz eve kapandım. insan eve alışınca dışarı çıkmak çok zormuş gibi geliyor, gözünde büyüyor. kendine bir bahane bulmakta hiç zorlanmıyorsun, hava soğuk, geç oldu, bu işimde bitsin, ama şimdi uyku saatimiz geldi, ayyy o 4 kat merdiveni çıkmaktansa vs...


bizim sokağın hemen başında bir park vardı. o gün  hiçbirşey yapamazsam dahi zeynebi oraya götürüp gönlünü eğliyorudum bir süre. hergün görüştüğümüz park arkadaşlarımız bile vardı. şimdi belediyemiz sağolsun parkımızın etrafını sardı metal yığınlarıyla, inşaat sahası yaptı. çok üzüldük buna, zeynep bile anne benim parkıma amcalar ne yapmış diye soruyor. hiç akıl sır erdiremiyorum bu işlere. hali hazırda mis gibi park bozulur mu yahuuu.  yazık çoook yazık. diyecek söz bulamıyorum.


işte bu sıkıcı gündemim içinde kendime bir meşguliyet, bir hareket bulmam lazım diye düşünürken, kızımın doğum günü içn birşeyler hazırlamaya, güzel bir organizasyon yapmaya karar verdim.


çok az kaldı, kızımın 2. yaşını devirmesine. hep söylüyorum bunu ve sanırım zeynep kaç yaşına gelirse gelsin hep söyleyeceğim, hastanede kucağıma aldığım gün daha dün gibi... eski fotoğraflarına bakınca ise sanki hiç o kadar küçük olmamış gibi. karmaşık bir duygulanım... 5 ocak 2010 hayatımın en güzel serüvenine başladığım gündü, şimdi istiyorum ki bu anlamlı gün için güzel hatıraların kalacağı bir kutlama olsun.. düşündüm ve ikinci yaş günümüzde kelebek temalı bir kutlama olmasına karar verdim. gamzeli kelebeğime de böylesi yakışır ama değil mi?


pastamız üzerinde çiçeklerin ve kelebeklerin olduğu bir pasta olsun istiyorum.



bunun beyazı gibi mesela..

peçetelerimiz, kapı süsümüz kelebekli olacak, evimiz kelebek detaylarıyla süslenecek. misafirlerimizi için küçük hatıralar hazırlanacak. kelebekli tabi ki :) henüz ne yapacağımı bilmiyorum. ama kelebekli bir çerçeve içinde zeynocumun fotoğrafı güzel olur diye düşünüyorum.

öncelikle bütün bunlar için bu hafta sonu tahtakaleye gidilecek. euro flora da olabilir.

sanırım içim kıpraştı, evet bu organizasyon beni kendime getirecek..

tüm hazırlıklarımı tamamlamak, kızıma güzel bir doğumgünü hazırlamak ve bunu burdan paylaşmak için heyecanlanıyorum..

25 Kasım 2011 Cuma

teknoloji bana biraz insaf et...

bilgisayarım bozulalı aylar geçti. tamir edilecek gibi değildi, hemen de yenisini alamadık. bu süre içinde internet aboneliğimi geçici bir süreliğine dondurdum. 17 kasım doğum günümdü. canım kocacım, bana yeni bir notebook almış, sağolsun var olsun. internet tekrar açıldı ama o da ne eski bilgisayarımı çalıştıran modem bu alete olmadı. çok saçma ama olmadı. yeni modem araştırıldı, alındı. ama o da nesi, bu modem de kurulamadı bir türlü. iki gün uğraştım, aldığım yerde servis ücreti istedi gelip kurmaya. çok sinir oldum onlarada zaten. halbuki, modemi satmaya çalışırken ne kadar da yardımcı oldular, bir güleryüz, bir yardımseverlik... belkide bu iki günde modemin, telekomun, notebookun çağrı  merkezlerinde yarım günden fazla zaman geçirdim. bu faturaya nasıl yansıyacak, merak ve endişe halinde bekliyorum bakalım. sonuç olarak şu an internete bağlanıyorum evet ama özellikle kablosuz olarak aldığım modemden kablolu olarak... aslında o kadar kötü birr kullanıcı değilim ama bir aksiliktir gidiyor. velhasılı kelam, kendimi teknolojiden anlamayan, bizden bir veya iki önceki kuşaktan biri gibi hissediyorum. zaten geçen doğum günümün de bana hissettirdiği şey yaşımın korkunç bir süratle ilerlediği, bu karşı konulmaz gerçekle yüzyüze gelmenin getirdiği gerginlik oldu. her doğum günümde bu yüzden biraz buruk olur içim. günlük telaşlar içinde, günler birbirinin peşi sıra akıp giderken pek de farkına varamıyor insan. ancak bir sohbet içinde geçince, eski fotoğraflara bakınca, eski bir arkadaşla karşılaşınca kaçınılmaz sona yaklaşıldığının farkına varılıyor. hop bi dakka daha dün değil miydi üç tekerleki bisiklette gezdiğim günler. bu gün kızım benden üç tekerlekli bisiklet istiyor...

her neyse konuyu yine teknolojiye bağlamam gerekirse, bak teknoloji, bu aralar canım sıkkın, yaşlılık psikolojisi içindeyim, bir de sen bana kendimi yaşlı hissettirme nolursun, bana biraz insaf et...

16 Eylül 2011 Cuma

şükretmek...

yine gecenin sessizliği... yine burdayım.
başka türlü girme fırsatım olmuyor malesef.
evim şu an talan edilmiş, her her heryerde... eve biri anne diğeri bebek iki fare girse (allah korusun :) )sanırım anne fare yavrusunu kaybetse bulamaz bu dağınıklıkta :))  bu aralar zeynebe çok hikayeler uyduruyorum galiba, bu dağınıklığa bile içinde anne, bebek ve bir hayvan unsuru geçen yorum yapabilmeyi başardım... :))
bir yerde okumuştum, "eğer salonunuz oyuncaklardan dolayı dağınıksa, bir çocuğunuz olduğu için şükretmelisiniz" diyordu. şimdi evin bu haline bakınca içimi rahatlatan bir cümle oldu bu. ve allahım sana çoook şükürler olsun.
şimdi kalkmalı, bir yerden başlamalı...
aksi halde sabah bu dağınıklığa uyanmak üzerine su atılarak uyandırılmaktan da beter bir şey olacak...


bu günüme, aslında her günüme uyan ve de aslında tüüüüm anneleri anlatan bir not :


ÇALIŞIYOR MUYUM DİYE SORUYORSUN ????

TABİ Kİ ÇALIŞIYORUM!!!
Ben aile yöneticisiyim, çalar saatim, aşçıyım, öğretmenim, dadıyım, hemşireyim, ütücüyüm, antrenörüm, kuaförüm, psikologum, bodyguardım, sekreterim, geleceği tahmin ederim, omzumda ağlanabilir,  navigasyonum (herşeyi bulurum) şoförüm, bankamatikim 7/24 365 gün hazırım:))



hoşçakalın...

15 Eylül 2011 Perşembe

şükür kavuşturana

oy oy, ne kadar çabuk geçivermiş zaman, koca bir yazı tüketip geldim. öyle uzunca bir tatile çıktığımı zannetmeyin, bir aylık bir yazlık kaçamağı, sonrasında çok ama çok güzel geçen ramazan ayı.. bir türlü fırsat bulup da paylaşımda bulunumadım. e artık hergün daha da cadaloz olan bir kızım da var tabi... ramazanda yazabilmeyi isterdim, gelen giden, yemekler, misafirlikler... öyle güzel geçti ki belki de eşim ve ben ve kızımız 3-4 gece yalnız yemek yedik, hep kalabalıktık. ramazanın tadı da böyle çıkıyor zaten. hayatımın en güzel ramazanı oldu belkide. inşallah rabbim seneye de bu mübarek ayı layığıyla yaşamamızı nasib eder.
derken günler bir birini kovaladı, bir bakmışım burayı unutmuşum. yazma ihtiyacı duydum da aklıma geldi, bi de şartlar el verdi, zira şu an bütün ev halkı uyuyor.
ben gece oturmayı sevenlerdenim. yanımda bitki çayım olsun, elimde kitabım olsun, sessizlik olsun, otururum da otururum. ben liseye giden bir gençkızken oturur walkman den kasetler dinler, radyo programlarını takip ederdim, sabaha kadar... şimdi gecelerim, gündüz yapmaya fırsat bulamadığım işlerimi yapmakla geçiyor. az önce, günlerdir dürülüp balkona dayanmış zavallı mutfak halımı yıkadım. :) ve buna benzer bir sürü işim var. olsun yine de seviyorum gece oturmayı, ne yapıyorsam yapayım, teleşsız yapmak güzel bir duygu, yorgunluk vermiyor bana.
bu arada gamzeli kelebeğim artık şakımaya başladı. derdini anlatabiliyor 2-3 kelimelik cümleler kuruyor, isteklerini, tepkilerini çok net ortaya koyuyor. kıyafetlerini kendisi seçiyor, giyeceği ayakkabıya karar veriyor. bazen çok saçma sapan oluyor ama çok şeker o halini görmek... memeden kestim, 1 ay oluyor. ne kadar sancılı bir süreç oldu, ki hala zaman zaman aklına geldiğinde psikolojik sancıları devam ediyor. özellikle uykudan kalkınca çok keyifsiz ve hırçın oluyor. ben iki yaşına kadar emzirme tarafatarıydım ama bir anda karar verip hemen bıraktırdım, ben bile nasıl oldu da bu kadar çabuk karar verip uyguladım şaşırıyorum. emzirmekten artık keyif almıyordum, hem de yeme konusunda sorunlar yaşadığımız için memeyi kesince daha iyi yer düşüncesiyle, bir anda oluverdi. meme artık pis oldu, sen büyüdün dedim. ağlamalarına dayanamayacağımı hissettiğim, hadi bırak emsin diye aklımın içinde düşüncelerin uçuştuğu, bir yandan da buna karşı koymak içik kendi kendime hayır hayır diye itiraz ettiğim benim açımdan da zor bir dönem oldu. ama malesef ağlaya ağlaya çaresizliği öğrendi sanırım... daha bu yaşta sana bu duyguları yaşattığım için çok üzgünüm bebeğim...

8 Haziran 2011 Çarşamba

can dostum geliyooooooor...

herkesin bir çocukluk arkadaşı vardır. beraber oyunlar oynadığı, türlü türlü saçmalıklar yaptığı, katılana kadar güldüğü, düşüp ağladığı, kısacası çocukluğum deyince hemen aklına gelen bir kan kardeşi vardır. geriye dönüp o günleri hatırladığında özlemle burnunun direği sızlar.


benim de böyle bir arkadaşım, can dostum var. küçükken neler oynamazdık ki, neler yapmazdık ki... evcilikler, çamurdan pastalar, annelerimizin makyaj malzemelerini alıp makyaj yapmalar ( şebeğe dönerdik o ayrı  :)) ),kılıktan kılığa girmeler, evden abur cubur alıp piknik yapmalar, ağaçlara tırmanmalar, birbirimizin evinde kalmalar, bağıra bağıra şarkı söylemeler, çoğu zaman uydurmalar... ve daha neler neler...


sonrasında ayrılmak zorunda kaldık. araya uzuuuuun kilometreler girdi. senede 1 kez görüşüyorduk artık, okula başlamıştık, okuma yazma öğrenmiştik, birbirimize mektuplar, kartlar yazar olduk. mektubumu gönderdikten sonra cevabın gelmesini nasıl heyecanla beklediğimi hatırlarım hala... bu mektuplaşmalar çok uzun bir zaman sürdü. ta ki teknolojiye yenilene kadar. sadece teknolojiyi de suçlamamak lazım. bizlerinde ihmali var tabiii...

ama nice çocukluk arkadaşlarım bu karşılıklı ihmaller sonucunda silindi hayatımdan sadece o günleri anımsadığımda hoş bir tebessüm olarak kaldılar. dostlukla arkadaşlık arasındaki fark burda başlıyor bence. dostsanız seneler de geçse, aranızda fikir ayrılıkları da olsa bir şekilde kalpler yolunu buluyor. güçlü bağları hiçbir kuvvet koparamıyor. zira benim can dostumla fikir ayrılıkları yaşadığımız bir dönem oldu, uzunca bir dönem doğru düzgün görüşemedik. ama birbirimizi görebildiğimiz o kısacık hafta sonunda birbirimize içimizi döktüğümüzde gözlerimizde o küçük kızları gördük, beraber ağlayan beraber gülen. o zaman anladık birbirimizin hayatındaki değerimizi.

işte bu can dostum geliyor. çok özlemişim beeee... şimdi çocuklar gibi şenim. planlar yapıyorum, oraya götüreyim, buraya götüreyim diye... önümüzdeki hafta burda olacak inşallah. çok mutluyum.

çok isterim gamzeli kelebeğiminde bir can dostu olsun. bizde kalsın onlarla kekler yapalım, oyunlar oynayalım... şimdilik bir elamız var, can dostu olma yolunda :) en kısa zamanda onu da tanıştırmalıyım size.



bir kıvılcım düşer önce büyür yavaş yavaş
bir bakarsın volkan olmuş yanmışsın arkadaş
dolduramaz boşluğunu ne ana ne kardaş
bu en güzel bu en sıcak duygudur arkadaş
ortak olmak her sevince her derde kedere
ve yürümük bir ömür boyu beraberce el el
olmasın hiç o taaa içten gülen gözlerde yaş
bir gün gelip ayrılsak bile seninle arkadaş